BAŞBAKANLIK MÜFETTİŞLERİ DERNEĞİNİN KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU
TASARISINA İLİŞKİN GÖRÜŞLERİ
1.GİRİŞ
Başbakanlık Müfettişleri Derneği 2908 sayılı Dernekler Kanununun
39 ncu maddesine göre kurulmuş derneklerdendir. 2908 sayılı
yasanın 39 ncu maddesi, anılan madde hükmüne göre kurulan
derneklerin faaliyetlerini sosyal, kültürel ve mesleki alanlarla
sınırlandırmaktadır. Bu nedenle, Derneğimizin tasarıya ilişkin
görüş, eleştiri ve değerlendirmeleri de tasarının “denetim”
e ilişkin maddelerine yöneltilmiştir.
Ancak, tasarının hukuksal konumu veya reformun hangi format
içinde modellenmesi gerektiği konusu, “denetim” dahil olmak
üzere tasarının tümünü ilgilendirdiğinden, bu konudaki görüşlerimize
de aşağıda kısaca yer verilmiştir.
2.TASARININ HUKUKSAL KONUMU
Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı, son yıllarda hukuk terminolojisine
giren bir deyimle bir “light hukuk” yani temenniler hukuku
metnidir. Tasarının norm hukukuna ilişkin düzenlemeleri, yani
“amir hüküm”leri; bakanlıkların teşkilat yapısına dair birkaç
madde ile geçici hükümlerinden ibarettir. Bu nedenle, ağırlıklı
olarak kamu reformuna ilişkin genel prensipleri ve öngörüleri
içeren böyle bir metnin, “kanun” formu yerine bir “Bakanlar
Kurulu Prensip Kararı”na bağlanmasının ve hazırlanacak bir
eylem planı çerçevesinde uygulamaya konmasının, hem hukuk
hem de “Reform Yönetimi” ilkeleri çerçevesinde çok daha uygun
olacağı düşünülmektedir.
Öte yandan; Türk Hukuk sisteminde –adı “temel kanun”da olsa-
hiçbir kanunun normlar hiyerarşisi yönünden birbirine üstünlüğü
söz konusu değildir. Kaldı ki, hukuk metodolojisi yönünden,
yani “kanunların zaman bakımından uygulanması” kurallarına
göre sonra çıkan kanun, aynı alandaki önce çıkan kanun hükümlerini
ortadan kaldırdığı gibi, özel nitelikli hükümler önce yürürlüğe
girmiş olsa da, sonradan yürürlüğe giren aynı alandaki genel
hükümlerin uygulanmasına engel olur.
Dolayısıyla; bir prensipler manzumesinden ibaret olan Kamu
Yönetimi Temel Kanununun, uygulamada, zaten bir “Bakanlar
Kurulu Prensip Kararı”nın etkisine ve kuvvetine sahip olacağı
düşünülmektedir.
3.TASARININ DENETİME YÖNELİK HÜKÜMLERİ
Tasarının “denetim”e yönelik hükümleri, 38, 39 ve 40 ncı maddelerle
düzenlenmiştir.
38 nci maddede “denetim”in tanımı yapılmış; 39 ncu maddede
denetim sınıflandırması içinde yer alan denetim faaliyeti
türlerine yer verilmiş olup 40 ncı madde “denetim”in kamuda
uygulanmasına ilişkin düzenlemeleri içermektedir.
Öte yandan; 3046 sayılı Bakanlıkların Teşkilat ve Görevlerine
İlişkin Yasanın aksine, tasarıda, bakanlıkların ve ilgili
kuruluşların teşkilat yapıları içinde teftiş kurullarına yer
verilmemesi suretiyle yaklaşık 150 yıllık teftiş geleneğinin
tasfiyesi öngörülmektedir.
4.TASARININ DENETİMİNE YÖNELİK HÜKÜMLERİNİN VE BU KONUDAKİ
YAKLAŞIMLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
4.1.Genel Değerlendirme
Hükümet yetkililerinin ve tasarı taslağının hazırlanması aşamasında
görev alan bürokratların savunmakta en fazla zorlandıkları
düzenlemelerin başında denetimle ilgili olanlar gelmektedir.
Çünkü; tasarının öngördüğü “iyi yönetişim”in en önemli unsurlarından
biri olan “katılımcılık” unsuruna taban tabana zıt bir şekilde,
konunun taraflarının –örneğin kamu denetimi elemanlarının
temsilcisi konumundaki Devlet Denetim Elemanları Derneği’nin-
görüşleri alınmamış; Sayın Danıştay Başkanının ve çok sayıdaki
köşe yazarının konuyla ilgili itirazlarına itibar edilmemiş;
3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkındaki Kanunun 20 nci
maddesine göre “teftiş ve denetim hizmetleriyle ilgili prensipleri
tespit etmek” Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun görev ve yükümlülükleri
arasında bulunduğu halde, Başbakanlık Teftiş Kurulunun görüşlerine
başvurma ihtiyacı dahi duyulmamıştır.
Bu nedenle de; “denetim”le ilgili düzenlemeler, bilimsel ve
nesnel temelden yoksun olarak yapılmış; öyle ki, Haziran 2003
tarihli taslakta teftiş kurulları güçlendirilerek muhafaza
edilirken iki ay sonra hazırlanan taslakta teftiş kurullarını
tasfiye eden düzenlemelere yer verilebilmiştir.
4.2. Tasarıdaki Düzenlemelerin Değerlendirilmesi
Tasarının 38 nci maddesinde yer alan “denetim” tanımı, kimi
eksikliklerine karşın, genel olarak, çağdaş denetim tanımlarıyla
örtüşmektedir. 39 ncu maddede yer alan dış denetim tanımının
da özellikle INTOSAI’nin (Dünya Sayıştaylar Birliği) dış denetim
tanımıyla örtüştüğü söylenebilir. Ancak tasarının aynı maddesinde
yer alan “iç denetim” tanımının evrensel “iç denetim” tanımıyla
hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Gerek bu maddede, gerekse 40
ncı maddede “iç denetim” adı altında düzenlenen faaliyet türü,
iç denetim (internal audit) olmayıp, denetim hiyerarşisinde
en alt basamak olan ve yöneticiler eliyle yürütülen iç kontrol
(internal control)dur. Tasarıyı hazırlayanların da, iç denetimin
ve iç kontrolün sıkça karıştırılması yanlışına düştükleri
görülmektedir.
İç
kontrol ve iç denetim birbirleri ile yakından ilişkili fakat
ayrı iki kavramdır. İç kontrol ve iç denetim uzun yıllardan
(1940’lı yıllar) bu yana var olan ama özellikle son on yılda
zenginleşen ve derinleşen konseptlerdir.
Ülkemizde
bu iki kavram henüz tam anlamıyla anlaşılmış ve birbirleriyle
ilişkileri net bir şekilde kurulabilmiş değildir. Bu kavrayış
eksikliği tasarının maddelerine de yansımıştır.
ABD
Sayıştay’ı tarafından yayımlanan İç Kontrol Standartlarında
yer alan şu satırlar iç kontrolun niteliğini çok açık biçimde
sergilemektedir.
“İç
kontrol tekil bir olay değil, bütün bir örgüt faaliyetlerinde
ve devamlılık temelinde oluşan bir dizi eylem ve aktivitedir.
İç Kontrol, kuruluş içinde ayrı bir sistem olmaktan çok, yönetimin
faaliyetlerini düzenlemede ve yönlendirmede yararlandığı sistemlerin
ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan
iç kontrol, yöneticilerin kurumu çalıştırmalarına ve amaçlarını
süreklilik temelinde gerçekleştirmelerine yardımcı olmak üzere
alt yapının bir parçası olarak inşa edilen bir yönetim kontroludur.
Diğer bir anlatımla iç kontrol bir kurum içerisinde en üst
yönetim kademesinden en alt kademeye kadar yönetim kademelerinin
aldıkları önlemler kararlar ve yönlendirmeleridir.” Yani iç
kontrol, iç denetçiler tarafından değil bizatihi her kademe
yöneticinin kendisi tarafından yapılan bir işlemdir.
İç
kontrolün tanımlanmasında, amaçlarının belirlenmesinde ve
iç kontrol için bir çerçeve oluşturulmasında meslek komitelerinin
ya da kuruluşlarının (COSO “Committee of Sponsoring Organisations
of the Tredway Commission”, “COCO “Canadian İnstutute of Chartered
Accountants”, Institute of İnternal Auditors), Amerika Birleşik
Devletleri Sayıştayının (Genel Accounting Office) ve kısa
adı INTOSAI olan Uluslar arası Sayıştaylar Birliğinin önemli
ve anlamlı katkıları olmuştur. Keza Bankacılığın Gözetimi
ile ilgili Basle Komitesinin 1998 yılında Bankaların Kontrol
Sistemleri Hakkında yayımladığı 13 prensip bu bağlamda sözü
edilmeye değerdir.
İç
Denetimin uluslararası İç Denetçiler Enstitüsü tarafından
yapılan tanımı ise şöyledir:
“İç
denetim; kurumun her türlü etkinliğini denetlemek, geliştirmek,
iyileştirmek ve kuruma değer katmak amacıyla, bağımsız ve
tarafsız bir şekilde güvence ve danışmanlık hizmeti vermektir.
İç denetçiler, risk yönetimi, iç kontrol ve yönetim süreçlerinin
etkinliği ve verimliliğinin değerlendirilmesi ve geliştirilmesi
için sistematik yaklaşımlar geliştirerek –kurumun hedeflerinin
gerçekleştirilmesine yardımcı olurlar.”
İç
denetim, aynı zamanda iç kontrol sistemini bütün yönleriyle
bağımsız ve tarafsız bir şekilde incelemek ve değerlendirmek
suretiyle iç kontrol sisteminin yeterliliği ve güvenilirliği
hakkında üst yöneticiye görüş bildiren ve eksikliklerin ve
yetersizliklerin giderilmesi için tavsiyelerde bulunan bir
hizmettir.
İç
denetimin yukarıdaki tanımından anlaşılacağı üzere günümüzde
iç denetim ağırlıklı olarak risk yönetimi süreçlerinin, iç
kontrol ve yönetim süreçlerinin denetimi olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Modern
iç denetimin oluşumu 1941 yılında İç Denetçiler Enstitüsünün
(Institute of İnternal Auditors) kurulmasıyla gerçekleşmiştir.
İç Denetimin Sorumlulukları Hakkında Tebliğ İç Denetçiler
Enstitüsü tarafından 1947 yılında; İç Denetim Mesleki Uygulama
Standartları ise aynı Enstitü tarafından 1978 yılında yayımlanmıştır.
Londra’daki
City Universty Business Scholl’da 1985-1986 döneminden bu
yana “iç denetim” başlıklı yüksek lisans programı düzenlenmektedir.
Yani çağdaş dünyada iç denetim bu denli önemlidir. 9-11 Aralık
2003 tarihlerinde Meksika Merida’da düzenlenen konferansla
ülkelerin imzasına açılan BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesinden,
Dünya Gümrük Birliğinin Arusha Deklarasyonuna kadar bir çok
uluslar arası metinde iç denetim önemle vurgulanmaktadır.
Bu tasarıda ise, “iç denetim” hiç yoktur. Böyle düşünmemizin
kanıtlarından biri de, bizzat tasarının 40 ncı maddesinin
gerekçesidir. Gerçekten 40 ncı maddenin gerekçesinde aynen
şu satırlar yer alıyor; “İç denetim için kurumun bütün yöneticileri
görevli kılınmış ve bu sebeple ayrıca teftiş kurullarına gerek
kalmamıştır.” Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, yöneticiler
eliyle yapılan ve tasarının 40 ncı maddesinde ifade edilen
bu süreç “iç kontrol” dür ve iç denetimle hiçbir ilgisi yoktur.
Kaldı ki; kurumsal kültürden soyutlanmış; herhangi bir kurumsal
yapı içinde yer almayan, fonksiyonel bağımsızlıktan ve mesleki
güvencelerden yoksun elemanlarla evrensel iç denetim standartlarına
uygun bir iç denetim sistemi kurma olanağı yoktur. Bu konudaki
Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununda yer alan argümanlar
da gerekçe gösterilemez. Çünkü; anılan yasadaki denetim sistemi,
mali ve finansal eksenli olup harcama öncesi (ex ante) ve
harcama sonrası (ex post) denetimlerden ibarettir. Bu denetim
anlayışının kamudaki tüm denetim alanlarını kapsaması mümkün
değildir.
Öte yandan; “teftiş”, iç denetimden farklı bir kültürdür ve
öncelikle düzenlilik denetimi (regularty audit) yani “kurallara
uygunluk denetimi” ve “mali tablolar denetimi” ile -bir kısmı
yasalarla da emredilen- idari soruşturma süreçlerini kapsar.
Başta ABD olmak üzere kıta avrupası ülkelerinin hemen hemen
tamamında teftiş kurulları vardır. (Raporumuzun (1) sayılı
ekinde yer alan alternatif taslağın gerekçesinde bu konuya
ilişkin ayrıntılı bilgiler yer almaktadır.)
Tasarının 39 ncu maddesinde “hukuka uygunluk” denetimi, bir
denetim türü olarak tanımlanmış; ancak “hukuka uygunluk” denetiminin
en önemli kurumsal yapıları olan teftiş kurullarının ve bu
konunun uzmanları olan müfettişlerin sistem dışı bırakılmasıyla
söz konusu tanım anlamsızlaştırılmıştır.
Tasarı taslağını hazırlayan bürokratların çeşitli kültürel
etkinliklerdeki ve televizyon programlarındaki konuşmalarından,
hukuka uygunluk denetiminin -tasarıyı hazırlayanlarca- performans
denetiminin (operational audit) alternatifiymiş gibi algılandığı
anlaşılmaktadır. Oysa, bunlar birbirinin tamamlayıcıları olup,
“hukuka uygunluk” denetimi, denetim prosesinin ‘olmazsa olmaz’larındandır.
Çünkü;
-Kurallar varsa, (rules)
-Denetim olacaktır. (control)
-Denetimin sonucu tespittir. (detection)
-Tespit yaptırım gerektirir. (Sanction)
Dolayısıyla; “Biz, kişi temelli denetimden sistem temelli
denetim anlayışına geçiyoruz. Kişilerin hatalarını aramaktan
çok onlara rehberlik edecek ve sistemi sorgulayacak denetim
anlayışını getiriyoruz” sözleri soyut söylem niteliği dışında
bir anlam ifade etmemektedir. Kişisel kusurlar ve “suç ve
cezaların şahsiliği prensibi”ne göre bu kusurların yaptırımı
da her zaman olacaktır. Bunun böyle olması, sistem temelli
denetim anlayışının reddi anlamına gelmez. Kaldı ki; bu yaklaşım
tarzı, yeni de değildir. Bu tasarıdan çok daha önce, 1993
yılında yürürlüğe giren Başbakanlık Teftiş kurulu Yönetmeliğinin
41 nci maddesinde:
“Teftişte esas amaç, denetlenen kurumun gelecekte daha mükemmel
sonuçlar elde etmesine ve yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin
en aza indirilmesine yönelik çözüm önerileri getirmektir.
Başbakanlık Müfettişleri bu esastan hareketle;
-Bütün Kamu Kurum ve kuruluşlarında ve kamu iktisadi teşebbüslerinde
teftiş ve denetimin etkin bir şekilde yürütülmesini engelleyen
hususları ve mükerrerlikleri tespit etmek,
-Yapılan işlem ve çalışmalar ile amaca yönelmede kullanılan
yöntemlerin uygunluğunu, kamu harcamalarının yerinde olup
olmadığını denetlemek,
-Mevzuattan ve standartlardan sapmalar varsa, bunları belirtmek
ve ekonomik, sosyal, idari ve hukuki nedenleri tahlil ederek,
sapmaların düzeltilmesi; iş ve hizmet verimi ile kamu işletmelerindeki
verimliliğin, üretimin ve kalitenin optimal ve rasyonel bir
düzeye çıkartılması için öneriler geliştirmek,
Amacını göz önünde tutarlar.
Başbakanlık müfettişlerinin çalışma anlayışı, etkin, verimli,
iktisadi ve caydırıcı bir denetim sistemini öngörür; hata
arayan ve sadece tenkit eden statik teftiş sistemi reddeder.”
tümceleriyle çok daha açık bir biçimde ifade edilmiştir.
Öte yandan, teftiş kurullarının kaldırılması halinde soruşturma
hizmetlerinin kimler tarafından, nasıl yerine getirileceğinin
tasarıda karşılığı bulunmamaktadır. Özellikle birden fazla
kamu kurum ve kuruluşunu ilgilendiren soruşturmaların nasıl
yapılacağı; dayanağını Anayasanın 129 uncu maddesinden alan
4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması
Hakkındaki Kanun hükümlerine göre yürütülecek soruşturmalar
–ki bu soruşturmaların tamamı uzman birikimi gerektirmektedir.-
için kimlerin soruşturmacı olarak görevlendirileceği soruları
yanıtsız bırakılmaktadır.
Soruşturmaların, Danıştay kararları ve tüzük hükümleri uyarınca
göreli de olsa mesleki güvencelere sahip müfettişler tarafından
yürütülmesi, aslında memurlar ve diğer kamu görevlileri yönünden
güvence niteliğindedir. Konunun bir başka boyutu, teftiş kurullarının
kapatılması halinde memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkındaki
iddiaların büyük bir bölümünün Cumhuriyet Savcılıklarına intikal
ettirileceği gerçeğidir. Sadece Ankara Cumhuriyet Savcılığının
2003 yılındaki hazırlık sayısının 100.000 civarında olduğu
düşünülürse, bu kadar iş yükü arasında savcılıklara intikal
eden iddialar üzerinde -teftiş kurullarının süzgecinden geçmemesi
nedeniyle- yeterli incelemeler yapılamadan davaların açılacağı;
böylece mahkemelerde vaki olacak zaman, moral ve motivasyon
kaybı nedeniyle yönetimin karar alma mekanizmasının nasıl
zaafa uğrayacağı açıktır. Çünkü, teftiş kurullarına intikal
eden iddiaların yaklaşık % 90’ının gerçek dışı olduğu saptanmaktadır.
Her ne kadar, hükümet çevrelerinden soruşturmaları Sayıştay’ın
yapacağı şeklinde açıklamalar getirilmekte ise de; ayrı bir
meslek ve uzmanlık alanının konusu olan teftiş ve soruşturma
fonksiyonlarının, görevi mali işlemleri ve tabloları denetlemek
olan ve halen görev alanı içindeki denetim görevinin sadece
% 13’ünü tamamlayabilen Sayıştay tarafından sağlıklı olarak
yürütülmesi pek mümkün görülmemektedir.. Kaldı ki; Sayıştay’a
yönetimin bir türevi olan teftiş ve soruşturma görevlerinin
verilmesi halinde, bu durumun anayasanın “kuvvetler ayrılığı
prensibi”yle de çelişeceği açıktır. Parlamento adına “supreme
audit” görevi yapan Sayıştay’a dış denetimin evrensel tanımı
ve fonksiyonları içinde kalmak koşuluyla idare üzerinde finansal
ve mali eksenli bir denetim görevi verilebilirse de, bu denetimin
soruşturma ve programlı teftiş faaliyetlerini de kapsayacak
şekilde boyutlandırılması, yeni bir anayasa tartışmasını gündeme
getirecektir. Öte yandan; dünya genelinde hiçbir Sayıştay’ın
“soruşturma” görevi söz konusu olmadığından bu durum, INTOSAI
(Dünya Sayıştaylar Örgütü) tarafından Türk Sayıştay’ının ciddi
biçimde eleştirilmesine de neden olabilecektir.
Sayıştay denetimini kurumsal anlamda tek ve mutlak denetim
biçimi gören anlayışın aslında kendi içinde çelişkiye düştüğünü
de belirtmeliyiz: Şöyle ki, iç ve dış denetim süreçlerinin
birbirleri yerine ikame edilemezliği bir yana, tüm denetim
sistemini Sayıştay denetimine endekslemek, “Kişi temelli denetimden
sistem temelli denetime geçiyoruz” iddiasıyla da bağdaşmaz.
Çünkü; Anayasaya göre bir hesap mahkemesi olan Sayıştay’ın
denetimi yargı temellidir. Yargı temelli olduğu için de zorunlu
olarak kişi temellidir. Çünkü kişiler yargılanır; sistemler,
süreçler ve faaliyetler değil.
5.DENETİMLE İLGİLİ DÜZENLEMELERİN HUKUKSAL TAHLİLİ
5.1. Anayasal Açıdan
Anayasanın
112 nci maddesinin ikinci fıkrasına göre: “Her bakan, Başbakana
karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden
ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur.”
Bakanların
“kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem
ve işlemlerinden” dolayı “sorumluluklarının” dengelenmesi,
“gözetim ve denetim” yetkisine sahip olmalarıyla mümkündür.
Bakanların bu yetkiyi bizzat ve fiilen kullanmaları mümkün
olmadığından bu yetki teftiş kurulları eliyle kullanılmaktadır.
Teftiş kurullarının kaldırılması halinde bu bağlamdaki yetki-sorumluluk
dengesinin bozulacağı açıktır.
Başbakanlık
Teftiş Kurulunun ihdas edilmesinin temel gerekçesi de, Başbakanın
-Anayasanın 112 nci maddesinde yer aldığı şekilde- tüm bakanlıklar
üzerinde genel gözetim ve denetim yetkisine sahip olmasıdır.
Başbakanlık Teftiş Kurulunun kapatılması halinde bu yetkinin
içinin boşaltılacağı kanısını taşımaktayız.
5.2.
Kazanılmış Haklar Yönünden
Danıştay
ve İdare Mahkemesi kararlarına göre, teftiş hizmetleri “kariyer”
olup müfettişlerin kendi istekleri dışında ve teftiş hizmetleriyle
bağdaşmayacak kusurları saptanmadıkça teftiş hizmetleri dışında
bir göreve atanmaları mümkün değildir.
Bu
kararların dayanağı, öncelikle, müfettişlerin seçilme ve atanma
yöntemleridir: Müfettişlik mesleğine intisap edebilmek için,
adayın, ilk aşamada ÖSYM tarafından yapılan eleme sınavında
başarılı olması gerekmektedir. Daha sonra iki tam gün süren
alan bilgisi yazılı sınavlarının her birinden en az altmış;
yazılı sınav ortalaması olarak da en az 65 puan alması zorunludur.
Bu aşamayı geçen adaylar, sözlü sınava alınırlar. Başta Başbakanlık
Teftiş Kurulu olmak üzere, bazı teftiş kurulları ayrıca KPDS
(C) düzeyinde yabancı dil bilgisi aramaktadırlar. Müfettiş
yardımcıları, en az üç yıl süreli eğitim döneminden sonra
yapılan yazılı ve sözlü “yeterlik” sınavını kazanmaları halinde
müfettişliğe atanırlar. Başbakanlık ve Bakanlık müfettişleri
Cumhurbaşkanımızın imzasını da havi müşterek kararla atanırlar.
Görüldüğü gibi müfettişlerin mesleğe girerken Devletle yaptıkları
akit “üniversite mezunu” bir memur olmak için değil, kariyer
bir hizmet sınıfına mensubiyet adınadır. Dolayısıyla yasa
gücüyle de olsa müfettişlerin Devlete giriş koşullarına uygun
bir göreve atanmamaları, kazanılmış haklar yönünden ciddi
bir hukuk ihlali olacaktır.
6. TEFTİŞ KURULLARININ VARLIĞINA RAĞMEN YOLSUZLUKLARIN ÖNLENEMEDİĞİNE
DAİR İDDİALARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Başbakanlığın
internet sitesinde yayımlanan “Değişimin Yönetimi İçin Yönetimde
Değişim” isimli raporda 23104 denetim elemanına rağmen yolsuzlukların
önlenemediği belirtilerek denetim elemanlarına örtülü eleştiriler
yöneltilmekte; benzeri ddialar tasarı taslağını hazırlayanlar
tarafından çeşitli vesilelerle ifade edilmektedir. Öncelikle
belirtmemiz gerekir ki; -Devlet Denetim Elemanları Derneği’nin
tespitlerine göre- Türkiye’deki tüm denetim elemanı sayısı
13026’dır. Bu sayıya İLO sözleşmelerine göre istihdamı zorunlu
olan iş müfettişleri, İl Milli Eğitim Müdürlükleri emrinde
çalışan ilköğretim müfettişleri, defterdarlık emrinde çalışan
vergi denetmenleri, Bankalar Kanununa göre istihdamı zorunlu
olan banka müfettişleri, hesap uzmanları. kontrolörler dahildir
ve bunların toplamı, toplam denetim elemanı sayısının yaklaşık
%80’ini oluşturmaktadır. Tasfiyesi düşünülen denetim elemanları
ise, geriye kalan % 20’lik bölüm olduğuna göre, yolsuzlukların
önlenememesinden de bu bölümün sorumlu tutulduğu sonucu çıkmaktadır.
Denetim
elemanları yolsuzlukla mücadelenin ana aktörlerinden değildir.
Bu nedenle de yolsuzlukları önleme gibi doğrudan bir görevleri
yoktur. Teftiş kurulları yolsuzlukların önlenmesinden çok
oluşan yolsuzlukların ortaya çıkarılması ve uygulanacak yaptırımlar
konusunda idareye yardımcı olabilecek konumdadırlar. Yolsuzluğun
önlenmesi sadece teftiş kurullarının üstesinden gelebileceği
bir sorun değil; tüm sistemin sorunudur. Teftiş kurullarının
daha çok düzenlilik denetimine (regularty audit) yoğunlaşarak,
faaliyet denetimini (operational audit) ihmal etmeleri nedeniyle
yolsuzluk üreten sistemin tasfiyesi konusunda yeterli katkıyı
yapamadıkları söylenebilirse de; denetim sisteminin nasıl
işleyeceğine karar vermek konumunda olan da bizatihi idarenin
kendisidir. Kaldı ki; önemli yolsuzluk olaylarının tamamına
yakınının ortaya çıkartılmasında denetim elemanlarının yadsınamaz
katkısı vardır. Örneğin, Başbakanlık Teftiş Kurulu; Susurluk,
Nesim Malki, Kızılay, Neşter, Beyaz Enerji, Akrep operasyonu,
İmarbank, Pamukbank, Demirbank gibi bir çok önemli soruşturmayı
-bir kısmı savcılıklar ve emniyet güçleriyle işbirliği içinde
olmak üzere- yürütmüş olup TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu
tarafından talep edilen 35 ayrı konudaki soruşturmayı da sürdürmektedir.
TBMM’de kurulan soruşturma komisyonlarında da Başbakanlık
müfettişleri görev almaktadır.
7.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Teftiş kurullarının tasfiyesi halinde, bunun doğal sonucu
olarak:
-Programlı teftiş faaliyetlerine son verilmesi,
-İdari
soruşturmaların ve uzmanlık isteyen büyük montanlı, kompleks
soruşturmaların yapılamayacak ya da uzman olmayan elemanlarca
yürütülecek olması,
- Öngörülen sitem gereği üst düzey yöneticiler üzerindeki
denetimin hemen hemen tümüyle ortadan kaldırılması,
nedenleriyle
yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin eskisinden çok daha fazla
artacağı kuşkusuzdur.
Oysa; toplumu yolsuzluklardan arındırmadan sağlıklı bir kamu
yönetimi reformunu inşa etmek olanaksızdır.
Derneğimiz, bu amaçla, aşağıda sıralanan bir dizi önlem ve
düzenlemenin hayata geçirilmesini önermektedir :
7.1. Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısının
denetimle ilgili hükümlerinin, Derneğimizce hazırlanan alternatif
maddeler taslağı dikkate alınarak yeniden düzenlenmesi uygun
olacaktır. EK-1
7.2.
12.1.2002 tarih, 2002/3 sayılı Bakanlar Kurulu prensip kararının
eki eylem planının F. Bendinin 11 ve 12 nci maddeleri ve Başbakanlık
Makamının 8.2.2003 tarih M:054 sayılı Onayı uyarınca hazırlanan
657 sayılı Devlet Memurları Kanununda değişiklik yapılmasına
dair Kanun taslağı ile Kamu Denetimi Temel Kanunu taslağının
bakanlıklardan gelen görüşler de dikkate alınarak yeniden
değerlendirmeye alınması gerektiği görüşündeyiz. (Kamu Denetimi
Temel Kanunu Tasarısı taslağı EK 2’de kayıtlıdır.)
7.3.
Cumhuriyet savcıları ile müfettişler arasındaki işbirliği
ve yardımlaşmanın daha aktif hale getirilmesini teminen CMUK’un
154 ncü maddesinde değişiklik yapılmasına dair derneğimizce
hazırlanan kanun taslağı (EK 3) ilişiktedir.
7.4.
Sayıştay ve Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından
yapılan incelemelerin, TBMM’nin iki ayrı Komisyonunda (KİT
ve Plan ve Bütçe Komisyonları) değerlendirilmesi ve parlamentonun
idare üzerindeki hesap denetimini iki ayrı komisyonda yürütmesi,
parçalı bir görünüm yaratmakta ve parlamentonun idare üzerindeki
denetiminde eşgüdüm sorunları yaşanabilmektedir. Bu itibarla;
Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunun -Fransa örneğinde olduğu
gibi- tüzel kişiliğini koruyarak Sayıştay’a bağlanması en
doğru çözüm olacaktır. (Konuya ilişkin bir taslak metin ve
gerekçesi ektedir. Ek: 4)
7.5.
Meksika’nın Merida kentinde 09-11 Aralık tarihleri arasında
imzaya açılan ve Türkiye tarafından da imzalanan Birleşmiş
Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesinin 6 ıncı maddesinin
1 inci fıkrasında:
“Taraf
Devlet, iç hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun olarak,
aşağıdaki yollarla yolsuzluğun önlenmesi için uygun birim
ya da birimlerin varlığını sağlayacaktır:
a)
Bu Sözleşmenin 5. maddesinde belirtilen politikaları uygulamak
ve uygun görülen hallerde bu politikaların uygulanmasını koordine
ve kontrol etmek;
b)Yolsuzluğun önlenmesi hakkında bilgiyi arttırmak ve yaymak.”
Denildikten sonra, ikinci fıkrasında:
“Her Taraf Devlet, iç hukuk sisteminin temel ilkelerine uygun
olarak, bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen birim ya da birimlere,
görevlerini etkin bir biçimde ve gereksiz etkilerden uzak
olarak yerine getirebilmeleri için gerekli özerkliği tanıyacaktır”
hükmü yer almaktadır.
Avrupa Komisyonu uzmanlarınca hazırlanan ekteki projede de
(Ek 5) bir yolsuzlukla mücadele biriminin
kurulması önerilmektedir. Derneğimiz de, bu konuda yeterli
deneyime ve birikime sahip olan Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun
eksen alınması ve gerekirse GRECO’dan da (Yolsuzlukla Mücadele
İçin Avrupa Devletler Grubu) yardım talep edilmesi suretiyle
Hong Kong’daki ICAC (Bağımsız Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu)
veya Avrupa Birliği’nin teftiş ve soruşturma birimi OLAF tarzı
bir yapılanmaya gidilmesinin uygun olacağını düşünmektedir.
7.5.
3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla
Mücadele Kanunu, yolsuzlukla mücadelede yetersiz kalmaktadır.
Bu nedenle, söz konusu kanunun özellikle mal bildirimi sürelerine
ve denetimine ilişkin hükümlerinin uygulanabilir ve izlenebilir
şekilde yeniden düzenlenmiş maddelerini, 4208, 2531 ve 1156
sayılı Kanunların revize edilmiş biçimlerini, Sermaye Piyasası
Kanunu gibi özel kanunların yolsuzluk sayılan fiillere dair
ceza hükümlerini, Türk Ceza Kanununun yolsuzluk kapsamında
sayılabilecek düzenlemelerini, yolsuzluk fiillerinden elde
edilecek gelirlerin zapt ve müsaderesi ile yargılama usullerini,
muhbir ve tanık koruma programlarını ve konuyla ilgili tüm
çağdaş hükümleri bir arada toplayacak ve böylece bu konudaki
mevzuat dağınıklığını giderecek bir Yolsuzlukla Mücadele Kanunu
tasarısı hazırlanmalıdır.
Söz konusu tasarıda, yolsuzluk fiillerini ihbar edenlere ikramiye
verilmesine ve faal nedamet haline etkinlik ve işlerlik kazandıracak
düzenlemelere yer verilmesi hususu da düşünülmelidir.
(Makedonya
Yolsuzlukla Mücadele Kanununun Türkçe’ye çevrilmiş tam metni
EK-6’da kayıtlıdır.)
7.6.
Yurttaşların idareyle ilgili şikayetlerini incelemeye ve sonuçlandırmaya
yetkili kişi olan Ombudsman kurumunun ayırt edici iki özelliği
“anayasal bağımsızlık” ve parlamento tarafından seçilmesidir.
Anayasal dayanağı olmayan ombudsman kurumunun yeterli etkinliği
sağlayamayacağı evrensel uygulamalardan bilinmektedir. Bu
nedenle, 1971’ de Viyana’da toplanan “İnsan Hakları Üzerine
Avrupa Parlamentosu Konferansı” ve “Lima deklarasyonu” başta
olmak üzere birçok uluslararası belgede kurulması önerilen
Ombudsman Kurumunun Türkiye’de de kurulması için gerekli Anayasa
değişikliklerinin yapılması ve 57 nci hükümet döneminde Adalet
Bakanlığınca hazırlanan konuya ilişkin yasa tasarısının yeniden
değerlendirmeye alınması uygun olacaktır. (Anayasa değişikliği
taslağı örnek metnine ekler bölümünde yer verilmiştir.
Ek 7)
|