MAKALELER-20
‘Maaşlara
denge’ hemen!
R.
BÜLENT TARHAN
05.02.2005 CUMARTESİ (ZAMAN)
Türkiye’de
kamu çalışanı istihdamının verimlilik ölçütlerine dayandırılması,
ücret eşitsizliklerinin “eşit işe eşit ücret” temelinde giderilmesi
ve kamuda liyakatin sistematik hale getirilmesi durumunda,
verimli hale gelen personel harcamalarının cari harcamalar
içindeki payı da kendiliğinden düşecek ve kamu personelinin
geliri ürettiği emekle doğru orantılı olarak artacaktır.
9
Ocak 2005 tarihli Sabah Gazetesi’nin, Türkiye Kamu-Sen’in
araştırmasına dayandırdığı haberine göre, aralık ayında 1
kişinin yoksulluk sınırı 858 milyon 765 bin 540 liraya (858,77
YTL), 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı ise 1 milyar 759
milyon 651 bin 410 liraya (1.759,65 YTL) yükselmiştir. Araştırma,
Kasım 2004’te 1 milyar 746 milyon 524 bin 820 lira (1.746,52
YTL) olan 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırını 1 milyar 759
milyon 651 bin 410 lira (1.759,65 YTL) olarak belirlemektedir.
Araştırmada,
geçen ay, 4 kişilik ailenin gıda harcamalarında bir önceki
aya göre yüzde 1,99, barınma giderlerinde de yüzde 1,06 oranında
artış kaydedildiği saptanmış; Türkiye’de 4 kişilik ailenin
ortalama gıda ve barınma harcamaları toplamının Kasım 2004’te
643 milyon 160 bin 100 lira (643,16 YTL) iken, geçen ay 653
milyon 737 bin 316 (653,74 YTL) liraya yükseldiği belirtilerek
aşağıdaki verilere yer verilmiştir.
Maaş
dengesizliğine çarpıcı örnekler
Aralık
2004 itibarıyla ortalama 683 milyon lira ücret alan bir memurun
ailesi için yaptığı gıda harcaması, maaşının yüzde 59,6’sını
oluşturmuştur. Konut gideri ise DİE verilerine göre Aralık
2004 ortalama maaşının yüzde 36,12’sine denk gelmiştir. Buna
göre bir memur, ortalama maaşının yüzde 95,72’sini yalnızca
gıda ve barınma harcamalarına ayırmak zorunda kalmıştır. Diğer
ihtiyaçları için ise maaşının yüzde 4,28’i ile yetinmiştir.
CNN Türk’ün 27 Aralık 2004 tarihli haberine göre, ABD’de de
geliri ayda 1.233 USD’nin altında olan üç kişilik bir aile,
yoksulluk sınırında bulunuyor. ABD Nüfus Sayım Bürosu verilerine
göre, yoksulların sayısı geçen yıl, bir önceki yıla oranla
1,3 milyon arttı. ABD Nüfus Bürosu, son 4 yılda yoksulların
sayısının 4,4 milyon arttığını kaydetti. ABD’deki ailelerin
yaklaşık yüzde 10’unun yoksul sınıfına girdiği, çalışanların
yüzde 6’sının geçen yıl yoksulluk sınırının altında yaşadığı
belirtildi.
Görüldüğü
gibi, yoksulluk tüm ülkelerin sorunu; ancak Türkiye’deki ücret
adaletsizliği, sorunu çok daha yakıcı bir hale getiriyor.
Memur sendikalarının ve çeşitli araştırma kurumlarının yoksulluk
sınırına ilişkin verileri, son birkaç gün içinde önce Türk
Silahlı Kuvvetleri’nde daha sonra tüm kamuda ücret tartışmalarını
gündeme getirdi. Aslında sorunun, yoksulluk sınırıyla ilişkilendirilmesi
yerine; ücret eşitsizliği, liyakat, kamuda istihdam sorunları
ve kamudaki gizli işsizlik ekseninde tartışılması çok daha
yararlı olacaktır.
Türkiye’de
sağlıklı bir kamu reformunun inşa edilememiş olması, kurumsal
alanda da -deyim yerindeyse- çarpık yapılaşmayı getirmiş,
söz konusu farklı kurumsal yapılar da “kerameti kendinden
menkul” bir ücret sistemini doğurmuştur. Üst kurullar olarak
bilinen idari ve mali özerkliğe sahip kamu kuruluşları ile
Özelleştirme İdaresi, Hazine gibi kimi kamu kurum ve kuruluşlarında
ve İMKB gibi özel statülü kuruluşlardaki ücretler, genel bütçeli
kuruluşlarda aynı görevi yapan personel ücretlerine göre birkaç
katına çıkabilmektedir. Genel ve katma bütçeli kuruluşlarda
ise çeşitli adlar altında yapılan farklı ödemeler, ciddi ücret
eşitsizliklerine kaynaklık etmektedir. Kamu görevlilerinin
ücretleri arasındaki birkaç kata kadar çıkabilen farklılıklar,
daha az ücretle çalışan görevlilerde huzursuzluk yaratmakta
ve bu huzursuzluk kamu hizmetlerinin niteliğine yansımaktadır.
Kamu
sektöründeki ücret düzeyi, yolsuzluklar yönünden itici bir
unsur niteliğindedir. Düşük ücretler, kaçınılmaz olarak, düşük
becerili kamu görevlilerinin istihdam edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Son 20 yılda giderek yoksullaşan ve milli gelirden aldığı
pay yarı yarıya düşen kamu çalışanları, ya ikinci bir işte
çalışmakta ya da kamu erkini kullanırken vatandaşlardan hakları
olmayan menfaatleri temin yoluna gitmektedirler. Daha da önemlisi,
ücret artışlarının belirli düzeyde bir geçim imkanını sağlayamaması,
kamu çalışanlarında, yolsuzluk yapmaya geçerli bir sebep ve
hak olarak algılanmaktadır. Geniş anlamda ülkedeki gelir dağılımı
dengesizliği, dar anlamda da kamu kesiminde çalışanlar arasındaki
ücret dengesizliği kamu görevlilerinin yolsuzluklara karışmasına
neden olabilmektedir.
Eşit
işe, eşit maaş, çok mu zor?
Sadece
kamu çalışanlarının eğitim düzeylerine dayalı bir ücret sistemi,
beklentileri karşılayamamaktadır. Eğitim seviyesi dışında,
çalışanların performanslarına ve mesleki bilgilerine dayalı
bir ücret ve ödüllendirme sisteminin bulunmayışı, yasal beklentileri
anlamsız kılmakta ve yasadışı girişimlere zemin hazırlamaktadır
Bir
diğer sorun liyakat sistemi ile ilişkilidir. Siyasilerin bürokratik
yapı üzerindeki etkisi nedeniyle, ülkemizde liyakat olgusunu
sistemleştirme olanağı bulunamamaktadır. Siyasal iktidarların
kendi politika ve programlarını uygulayabilmeleri için, bazı
bürokratik kadrolara “uyumlu” çalışabilecekleri kişileri getirmeleri
bir dereceye kadar kabul edilebilir görülse de bunun bir ölçüsü
olmalıdır. Siyasi liderlerin ve parti mensuplarının bürokratik
kadroları “ganimet” biçiminde dağıtmaları, bürokratlar açısından
da siyasi parti çıkarlarını ön plana çıkarmaktadır. Devlet
imkanlarının parti çıkarlarına yönelik olarak kullanılması
yaygın bir gerçek halini almakta ve kurumsallaşamayan bürokrasi,
“hizmet” kavramını ağırlıklı olarak “siyasal yandaşlık” kavramıyla
birlikte algılamaktadır.
Çok önemli bir başka sorun ise kadroların hizmette verimlilik
ölçütlerine göre dağıtılmamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Personel envanterlerinin, sadece sayısal verilere dayalı olarak
yapılması nedeniyle kamu birimlerinde çalıştırılacak personelin
nitelik ve nicelikleri de saptanamamakta; bu nedenle ya bir
kişinin yeterli olduğu bir birimde on kişinin istihdam edilmesi
gibi gizli işsizlik sonucunu doğurabilecek olgularla karşılaşılabilmekte
ya da on kişiye ihtiyaç duyulan bir iş, bir kişiye yüklenebilmektedir.
Yani kimilerince iddia edildiği gibi sorun kamuda istihdam
edilen personel sayısında değil; istihdam olanaklarının verimli
kullanılıp kullanılmadığı ile ilişkilidir.
OECD’nin
2000 yılında yaptığı bir araştırma Türkiye’deki memur sayısının
diğer ülkelerden fazla olmadığını göstermektedir. OECD verilerine
göre, Finlandiya’da her 10, Kanada’da her 12, ABD ve İrlanda’da
her 14, Almanya ve Hollanda’da her 19, İspanya ve İtalya’da
her 25 kişiden biri memur statüsündedir. Türkiye’de ise her
30 kişiden ancak 1’i memur olarak çalışmaktadır. 2000 yılı
itibarıyla nüfusu 275 milyon 562 bin 673 olan ABD’de merkezi
idarede 2 milyon 777 bin, eyaletlerde 4 milyon 746 bin, belediyeler
ve diğer yerel kuruluşlarda da 13 milyon 49 bin olmak üzere
toplam 20 milyon 572 bin memur istihdam edilmektedir. OECD’nin
2000 rakamlarına göre ABD’de yüzde 14, Fransa’da yüzde 24,8
olan memurların toplam nüfus içindeki oranı 2000 yılında Türkiye’de
yüzde 3,34 iken, 84 milyon nüfuslu Almanya’da 4,4, 60 milyon
nüfuslu Fransa’da 4,8 milyon civarında memur çalışmaktadır.
Sonuç
olarak; Türkiye’de kamu çalışanı istihdamının verimlilik ölçütlerine
dayandırılması, ücret eşitsizliklerinin “eşit işe eşit ücret”
temelinde giderilmesi ve kamuda liyakatin sistematik hale
getirilmesi durumunda, verimli hale gelen personel harcamalarının,
cari harcamalar içindeki payı da kendiliğinden düşecek ve
kamu personelinin geliri ürettiği emekle doğru orantılı olarak
artacaktır.
|