MAKALELER-8


KAMUDA RÜŞVETİN TOPLUMSAL NEDENLERİ (*)


Prof. Dr. Emre Kongar

Yolsuzluk ile Savaşım Stratejileri Uluslararası Sempozyumu.

29 Eylül Pazartesi

İstanbul

Tüm kamu alanını, yani tüm vatandaşları ilgilendirdiği için, "Kamuda
rüşvet" olayı "Türkiye'deki rüşvet sorunu" anlamına gelir.

Rüşvet ve yolsuzlukların toplumsal yaygınlığı hiç kuşkusuz, dünyada
da birçok örnekte görüldüğü gibi, siyasal ve bürokratik yozlaşma
sonunda ortaya çıkar.

Bu olayın toplumsal nedenlerini çok kaba hatlarıyla "Tarihten gelen
nedenler", "Kültürel yapıdan gelen nedenler" "Siyasal yapıdan gelen
nedenler" "Ekonomik yapıdan gelen nedenler", "Hukuksal yapıdan
gelen nedenler" "Bürokratik yapıdan gelen nedenler" "Toplumsal
yapıdan gelen nedenler", olarak yedi grup altında irdelemek
olanaklıdır.

Bu kısa bildiride, yukarda belirttiğim yedi grup neden üzerinde
durduktan sonra, yine çok kısa olarak "çözüm yolları" hakkında da
bazı önerilerde bulunacağım.

I. Kamuda Rüşvetin Toplumsal Nedenleri.

1. Tarihten Gelen Nedenler.

Türkiye Cumhuriyeti'nin, tarihsel mirasını devir aldığı Osmanlı
İmparatorluğunda, "Mültezimlik" gibi akçeli devlet görevlerinin, özel
kişilere "ihale edilmesi" tarihsel olarak kamudaki rüşevetin temel
nedenleri arasındadır.

Özellikle "kamu denetimi" olmayan ve tüm "mülk" olarak Padişahın
özel malı sayılan Osmanlı İmparatorluğu'nda, her türlü devlet işi, "özel
servetin arttırılmasının meşru bir aracı" olarak görülmüştür.

2. Kültürel Yapıdan Gelen Nedenler.

Kültürel yapımız, rüşveti iki biçimde desteklemektedir.

Birinci olarak, yukarda açıklanan tarihsel oluşum sonunda, ne yazık
ki kültürümüzde, "bal tutan parmağını yalar", "devletin malı deniz, onu
yemeyen domuz" gibi "özdeyişler" yer almıştır.

İşin daha da acıklısı, bu "özdeyişlere" daha bir kaç yıl önce, "benim
memurum işini bilir" biçiminde çok daha "çağdaş" ve hatta güncel
sözlerin de Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarına gelmiş kişiler
tarafından katılmış olmasıdır.

Böylece, "toplumsal değerlerimiz" adeta rüşveti özendirir bir hale
gelmiştir.

İkinci olarak, kültürel yapının bir eksikliğinin bir başka toplumsal
yansımasının, rüşvet olayının engellenmesinde işlevsel olamadığını
görüyoruz.

Bu yansıma, "kamu yararı" kavramının bir "vatandaşlık bilinci"
biçiminde gelişmemiş olmasıdır.

Osmanlı döneminde "kul" anlayışı ile, "kamu yararı" kavramını
"büyüklerine" bırakmış olan insanlar, Cumhuriyet döneminde de,
"kulluktan vatandaşlığa" terfi ederken, sadece "bireysel çıkarlarının"
bilincine varabilmişler, ama bireysel çıkarların da bir anlam ifade
edebilmesi için gerekli alt yapının kaynağı olan "kamu yararı"
kavramını ne yazık ki geliştirememişlerdir.

Bu çerçevede, biraz aşağıda yine üzerinde durulacak olan "demokrasi
kültürü" de yeterince gelişmemiş, "demokrasi", "kamu yararının
sağlanmasının aracı" değil, adeta "bireysel yağmacılığın aracı" olarak
algılanmaya başlamıştır.

Böylece, "tarih ve tabiat varlıkları" gibi "kamu mülkiyetinde" bulunan
yerlerin yağmalanarak, özel mülkiyete geçirilmesi sırasında, kimse
kendi yararını da kapsayan kamu yararının yanını tutmamaktadır.

Kentin en işlek yerine, yoğunluğu müthiş arttıran ve trafik dahil tüm
yaşam etkinliklerini felç eden bir gökdelen dikilmesinde, kimse,
"toplum yararı"nı düşünmemektedir.

Yeşil alanların yağmalanmasında, kimse, kendisi de dahil, kent
halkının gereksinmesinin savunuculuğunu yüklenmemektedir.

Sonuç olarak sürekli yağmalanan ve bir süre sonra yaşanmaz hale
gelen, içinde yağmacıların da yaşaması olanaksızlaşan kentler
üretmekteyiz.

Aynı biçimde "vergi mükellefi" ve "vatandaşlık" bilicimiz gelişmediği
için, bizim vergilerimizden gelen fonların, ya da bizim mevduatımızdan
kaynaklanan paraların ötekine berikine, kişisel çıkar uğruna kredi ya
da teşvik olarak verilmesinin peşinde koşmamaktayız.

3. Siyasal Yapıdan Gelen Nedenler

Siyasal yapıdan gelen nedenleri dört grupta toplamak olanaklıdır.

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin birinci grubu "demokrasi
kültürümüzün" eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye'de "demokrasi kültürü" yeterince gelişmemiştir.

İnsanlarımız ne "vatandaş" ne de "seçmen" kimliklerinin gereklerini
yerine getirmektedir.

Bireyler, "demokrasinin" kendi yararlarını da kapsayan "kamu
yararının" ve kendi çıkarlarını da kapsayan "kamu çıkarının"
korunmasına yaradığını görememektedir.

Tam tersine, mevcut siyasal sistem, özellikle de parti yapıları aracılığı
ile "demokrasinin", bireysel çıkar, adam kayırma, kendi yandaşına
çıkar sağlama gibi yolsuzlukların aracı gibi işlediği hakkında yaygın bir
kanı oluşturmuştur.

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin ikinci grubu, başta siyasal liderler
olmak kaydıyla doğrudan siyasetçilerimizin çıkarcılığından ve
kalitesizliğinden kaynaklanmaktadır.

Ne yazık ki, Türkiye'de özellikle, siyasal partilerin sık sık
kapatılmasının da etkisiyle, siyasetçiler, yeterince eğitilmeden ve
süzülmeden Parlamentoya girmektedir.

Siyasal partilerin yapısı ise gerek milletvekillerinin, gerekse belediye
başkanlarının kişisel çıkarlara alet edilmesine yatkın bir yaklaşımı
yansıtmaktadır.

Siyaset, Türkiye'de, "kamuya hizmet etmenin" değil, "bireysel olarak
yükselmenin ve zengin olmanın bir aracı" olarak görülmeye
başlamıştır.

Özellikle kalitesiz ve niteliksiz siyasal liderlerin iktidarlarını
sürdürebilmeleri için, çevrelerine bireysel çıkarları ön plana alan
kişileri toplamaları, bu yozlaşmayı daha da arttırmakta ve bir kısır
döngüye çevirmektedir: Kalitesiz liderler, çıkarcı çevreyi üretmekte,
bu çevre de ancak kendi sayesinde başta kalan kalitesiz liderleri
desteklemektedir.

Böylece, lider ve çevresi arasında bir "çıkar bağı", bir "kara ilişki"
ortaya çıkmakta ve bu ilişki, parti farkı gözetmeksizin, tüm politikaya
ve bu yolla tüm ülkeye egemen olmaktadır.

Ayrıca, politikacıların bu özelliği, önce bürokrasiye, sonra da tüm
kamuoyuna, "örnek" olarak da kötü bir etki yapmakta, adeta eğitim
yoluyla, sürekli bir ahlak yozlaşması, bir rüşvet ve yolsuzluk
yaygınlaşması tüm ülkeyi pençesine almaktadır.

Siyasal yapıdan gelen nedenlerin üçüncü grubu, bütün politikacıların
şu ya da bu nedenle, bu rüşvet ve yolsuzluk mekanizmasına
bulaşmasından dolayı, rüşvetin ve yolsuzlukların hesabının siyasal
olarak sorulamamasından doğmaktadır.

Dördüncü olarak, rüşvet yolsuzlukların önlenmesinde alınacak
tedbirlerin yasalara ilişkin olmasından dolayı, bu yasaları çıkartmayan
ve daha da kötüsü bizzet rüşvet ve yolsuzluklara bulaşarak topluma
örnek olan politikacılar, bu toplumsal yaranın hem ortaya çıkmasında
hem de tedavi edilmemesinde birinci derecede sorumludurlar.

Aslında bu durum son derce vahim bir soruna işaret etmektedir:
Rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi, yasal düzenlemelere bağlıdır. Oysa
yasal düzenlemeleri yapacak olan politikacılar bizzat rüşvetin ve
yolsuzlukların üreticisi durumunda olduklarından, durumu düzeltecek
yasal önlemlerin alınması olanaksızlaşmaktadır.

4. Ekonomik Yapıdan Gelen Nedenler.

Ekonomik yapıdan gelen nedenleri, çok genel olarak üç büyük grup
içinde ele almak olanaklıdır.

Birinci olarak, genel ekonomik politikanın nitelikleri, rüşveti bir
ölçüde özendirici etkiler yapmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti, batı modeli kalkınmayı kendisine hedef almıştır.
Fakat, batı dünyasındaki kalkınmanın motoru olan sermaye birikimi,
Cumhuriyetin ilk yıllarında yetersiz olduğundan, bu eksiklik, Devletin
müdahalesiyle ve devletin eliyle telafi edilmek istenmiştir.

Bu çerçevede, Devlet, bir yandan doğrudan yatırım yaparken, öte
yandan özellikle yabancı tüccara karşı, yerli iş adamları
desteklenmiştir.

Bu uygulama, bir yandan doğrudan ekonomik faaliyette bulunan
Devletin memurlarında bu faaliyetlerin "ürünlerinden yararlanmak", ve
öte yandan da, Devletin desteği ile zenginleştirilen bireylerin
servetlerinden "pay almak" konularında önce arzuların, sonra da adeta
"hak" haline gelen, "komisyon" adı altındaki rüşvet olaylarının ortaya
çıkmasına yol açmıştır.

Bu çerçeve içinde, Türkiye'deki tüm devlet bankaları bugün rüşvetin
ve yolsuzlukların baş nedenlerinden biri haline gelmiştir. Bu bankaların
elindeki olanakların işadamları bürokratlar ve politikacılar tarafından
yağmalanarak paylaşılması sırasında ortaya çıkan sorunlar, sokak
ortalarında mafya elemanlarının birbirlerini ve yüksek dereceli
bürokratları yaralamaları ve öldürmeleriyle kamuoyu tarafndan
öğrenilmektedir.

İşin daha da kötüsü, doğrudan Hükümet, yani Kabine ve bazı
yatırımcı bakanlıklar, verdikleri teşvikler, gösterdikleri kolaylıklar
yoluyla da bu "sermaye birikimine" yardımcı olurken, pay almaya
başlamışlardır.

Özelleştirme uygulamaları ise, işte bu yollarla üretilmiş bulunan kamu
mallarının satışı sırasında, ek bir yolsuzluk ve rüşvet alanı olarak
ortaya çıkmış görünmektedir.

Ekonomik yapıdan gelen nedenlerin ikinci grubu, "kayıt dışı
ekonominin" yaygınlaşmasından kaynaklanmaktadır.

Özellikle 1980 sonrasında devletin de göz yumması ve hatta teşviki ile
bir yandan "kayıt dışı" adıyla anılan, "faturasız işlemlere" dayalı
ekonomi yurt dışı işlemler bağlamında büyük bir yaygınlık kazanırken,
öte yandan kara para aklanması da bu alandaki önemli bir etkinlik
halini almıştır. Kayıt dışı ekonominin ve kara paranın sistem içine
sokulmasında ve aklanmasında başvurulan işlemler, rüşvet
mekanizması yoluyla yapıldığından, "kayıt dışı ekonominin"
genişlemesi kamudaki rüşvetin yaygınlık kazanmasında da olağanüstü
bir etki yapmaktadır.

Ekonomik nedenlerin üçüncü grubu gelir farklılaşmasından
doğmaktadır.

Pek çok tarihsel ve yapısal nedenin yanında, artık yapısal ve sürekli
bir ekonomik özellik halini almış olan enflasyon, kara paranın ve kayıt
dışı işlemlerin yaygınlaşması, ülkedeki gelir farklılaşmasını uçurum
haline getirmiş, bu ise politikacıların ve bürokratların bu yağma
sırasında ortaya çıkan "uçurum farklılıklarını" telafi ederek, ceplerini
doldurma, kendilerini ve ailelelerini güvenceye alma arzularını
arttırmıştır.

Bir başka deyişle, normal ve namuslu yollardan "memurluk" yaparak
yaşamak gittikçe zorlaşırken, eğitim, sağlık gibi hizmetlerin de serbest
piyasa mekanizmasının belirlediği fiyatlara bırakılmakta oluşu,
insanların en temel gereksinmeleri bakımından yetersiz koşullarla karşı
karşıya kalmalarına yol açmakta, bu da rüşvet ve yolsuzluk
uygulamalarını teşvik etmektedir.

5. Hukusal Yapıdan Gelen Nedenler.

Hukusal yapı dört açıdan Türkiye'de rüşvetin yaygınlaşmasına yol
açmaktadır:

Birinci olarak bu yapı eskimiştir. Yasalar, yönetmelikler yani
hukuksal kurallar, vatandaşın işlerini yürütmesinde yeterli değildir.

Ayrıca tüm sistem, Devletin vatandaşa "güvensizliği" üzerine kurulduğu
için, engelleyici ve yasakçı bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyle,
"normal işlerin" yürütülmesinde bile hukuksal sistemden gelen
zorluklar, rüşvetin yaygınlaşmasına yol açmaktadır.

İkinci olarak bu yapı, bizzat Yargıtay Başkanının da belirttiği gibi,
siyasal yapıdan bağımsız değildir.

Bu nedenle, bir yandan siyasal etkilere açık olarak, rüşvet ve öteki
yolsuzluklardan etkilenmekte, öte yandan, siyasal yapı üzerindeki
denetim gücünü kullanamamaktadır.

Üçüncü olarak hukuksal yapımız, rüşvet ve yosuzluklarla
mücadelede, etkin ve verimli bir düzene sahip değildir. Bir başka
deyişle, hukuk düzenimiz, çağdaş yolsuzluklarla başedecek bir
felsefeyle oluşturulmamıştır.

Dördüncü olarak, bu felsefe eksikliğinden de kaynaklanan bir
biçimde, hukusal yapımız, "organize suç" kavramı çerçevesinde etkin
önlemlere sahip değildir. Rüşvetin çok önemli bir bölümünün "kara
para" ve "organize suç" çerçevesinde ortaya çıktığı düşünülürse bu
eksikliğin ne denli önem taşıdığı anlaşılır.

6. Bürokratik Yapıdan Gelen Nedenler.

Bürokratik yapı da dört ayrı biçimde rüşvetin ve yolsuzlukların
yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

Birinci olarak bu yapı, kamu denetiminin yani vatandaş girişiminin
eksikliğinden dolayı doğrudan doğruya "memurların insafına"
terkedilmiş durumdadır. Yani mevzuat ne olursa olsun, vatandaşın
işinin görülmesi memurun davranışına ve merhametine terkedilmiştir.

İkinci olarak, hukuksal yapı bölümünde belirtildiği gibi tüm sistem
devletin vatandaşa güvensizliği üzerine kurulu olduğundan, yasakçıdır.
İşlerin "normal olarak" yürütülebilimesi için bile, yardıma ve desteğe
gereksinme vardır.

Üçüncü olarak, memurların yaşam standartları çok düşüktür. Ayrıca
reel ücretleri zaman içinde, artma değil düşme eğilimi gösterir. Çünkü
Türkiye'nin seçtiği enflasyonist kalkınma modeli uygulaması,
kalkınmanın yükünü sabit gelirli vatandaşın üzerine yıkmaktadır.

Memurların sendika kuramamaları, hem ücret açısından, hem de
meslek değerlerinin uygulanabilmesi ve belki rüşvetin bir ölçüde
denetlenebilmesi açısından önemli bir eksiklik gibi görünmektedir.

Dördüncü olarak hem kültürel hem de siyasal yapı, memurları rüşvet
almaya ve yolsuzluk yapmaya teşvik etmekte bu durum, bürokrasinin
tümünü, rüşveti besler hale getirmektedir.

7. Toplumsal Yapıdan Gelen Nedenler.

Türkiye'de esas olarak yozlaşma, iç göç olgusunun ivme kazandığı,
hukuk devleti kurallarının, yanlış bir popülizme kurban edildiği 1950'li
yılllardan başlayan bir gecekondulaşma olayı ile çok yakından
bağlantılıdır.

Sanayileşmeye dayalı olmak yerine, tarımdaki makinalaşmanın ortaya
çıkardığı bir iç göç olgusu, 1950'li yıllardan beri, Türkiye'yi
etkilemektedir.

Siyasal iktidarların bu iç göç karşısında, arsa üretmek yerine, kaba
kuvvetle yapılan gaspın meşrulaştırılmasına yönelik "gecekondu affı"
politikaları, Türkiye'deki hukuk devletini sarsan en önemli olaylardan
biridir.

Çünkü kırsal alanlardan gelerek, mafya ve benzeri örgütler aracılığı ile
hazinenin, belediyelerin ve kimi zaman da özel şahısların mülkiyetinde
bulunan arsaları gasp eden ve böylece zenginleşen aileler, bir süre
sonra, bu yöntemi yaşamın tüm alanlarında kullanmaya başlamış ve
sonuç da almışlardır.

Bu yolla başarıya ulaşan aileler, bir süre sonra önce yerel örgütlere,
sonra da ulusal parti politikalarına egemen olmuş ve hem yerel
meclisler hem de ulusal delegelik aracılığı ile, tüm sistemi egemenlikleri
denetlemeye başlamışlardır.

Bu oluşum, hukuk devletnin temellerini önemli ölçüde sarsmış,
politikacılar, kurallara göre değil, kendilerine destek veren bu
"delegelerin" özel çıkarlarına göre davranmaya başlamışlardır.

İşte bu oluşum, hukuk devletinden önemli sapmaları getirmiş, bu
sapmalar, demokrasinin yozlaşmasına yol açmış, sonunda, hukuk
kuralları ve kamu yararı yerine, rüşvet ve yozlaşma tüm topluma
egemen olmuştur.

"Herkesin" rüşvet aldığı" bir yapı içinde, birey ile sistem arasında bir
kısır döngü oluşmakta, bireyler sistemi, sistem de bireyleri besler hale
gelmektedir.

Sonuç olarak, bugün Türkiye, başta politikacılar olmak üzere,
herkesin rüşvet aldığı, rüşvetin günlük yaşamda "normal" bir
uygulama olduğu, insanların politikaya "köşeyi dönmek" için
girdiği ve rüvet alarak"köşeyi döndüğü" ve rüşvet alanların,
aldıkları rüşvetlerin yanlarına k>â r kaldığı bir ülke halini
almıştır.

Kamudaki rüşvetin nedenleri üzerinde çok genel olarak durduktan
sonra, şimdi yine çok kısaca, bu nedenlerin nasıl ortadan
kaldırılabileceğine, yani rüşvetle mücadelenin nasıl yapılabileceğine
bakabiliriz.

II. Kamuda Rüşvet Nasıl Önlenebilir

Rüşvetin önlenmesi için üç genel ilkenin bilincine çok iyi varmamız
gerekmektedir.

Rüşveti önlemenin, birinci yolu demokrasi bilincinin, kamu
yararı anlayışının, vatandaşlık kavramının ve dolayısıyla, kamu
denetiminin, geliştirilmesidir.

Bunun için de hiç kuşkusuz, herşeyden önce, Milli Eğitim Bakanlığının
denetiminde olan okullalrdan işe başlamak gerekmektedir.

Aile ve kitle ileştişim araçları, etkinlik ve yaygınlık açısından okuldan
sonra gelir.

Rüşveti önlemenin ikinci yolu şeffaf devletin geliştirilmesidir.

İdarenin tüm işlem ve eylemleri yalnız yargı denetimine açık olmakla
kalmamalı, tüm vatandaşların ve sivil toplum örgütlerinin her an
bilglisine ve eleştirisine açık tutulmalıdır.

Rüşveti önlemenin üçüncü yolu, yasakları azaltmak, olanaklı ise
kaldırmak, devletin ekonomik faaliyetlerini ve doğrudan kaynak
aktarma işlerini azaltmak ya da yoketmektir.

Bu çerçevede, başta Ziraat Bankası olmak kaydıyla, devlet
bankalarının tümü, zaman yitirilmeden özelleştirilmelidir.

Böylelikle, hem ekonominin kendi mantığına göre işlemesine olanak
tanınmış olacak, hem de devlet eliyle, bireylerin zengin edilmesine,
rüşvet ve yolsuzluk olaylarına son verilmiş olacaktır.

Bu üç genel ilkenin, yani demokrasinin geliştirilmesiyle, devletin
şeffaflaştırılması ve küçültülmesi ilkelerinin uygulanması sırasında,
hukuk düzeni ve bürokrasi, etkinlik ve dürüstlük açısından yeniden
gözden geçirilmelidir.

1950'li yıllarda başlayan bir "gecekondulaşma" olayının getirdiği gasp
ve yağma kültürünün siyasal partilere ve devlete egemenliğine son
verilmelidir.

Siyasal partiler yasası, delege egemenliğini önleyecek biçimde yeniden
ele alınmalıdır.

Bu çerçevede, bir yandan iç göç çerçevesinde arsa üretimi ve kent
hukuku dışı alanların denetimine önem verilmeli öte yandan hukuk
devletinin güçlendirilmesi için özel projeler hazırlanmalıdır.

Hem yargı, hem de bürokrasi, olanaklı olduğu ölçüde, siyasetten
bağımsızlaştırılmalıdır.

Yargı, rüşvet ve yolsuzlukların insanların yanına k>â r kalmayacağına
ilişkin örnekeleri mutlaka üretmelidir.

Ayrıca birinci ilkeye uygun olarak, rüşvetin ve yolsuzluğun bedeli
mutlaka ama mutlaka siyaseten de ödettirilmeli, topluma örnekler
gösterilmelidir.

Bu genel ilkelere ek olarak şu hızlı önlemler alınabilir:

Cumhurbaşkanına bağlı Devlet Denetleme Kurulu daha yaygın ve
etkin bir yapıya kavuşturulmalı ve bu alanda da kullanılmalıdır.

Başbakanlık Denetleme Kurulu daha yaygın ve etkin olarak
kullanılmalıdır.

Devlet Bankaları derhal özelleştirilmelidir.

İhaleler, Dünya Bankası'nın ihale sistemine göre yapılmalıdır.

İhaleler ve müteahhitlerin istihkak ödemeleri, kamuya açık ilanlarla
duyurulmalıdır.

Vatandaşın resmi işlemleri sırasında, tüm istekleri için, sadece ve
sadece beyanı ile yetinilmeli, kendisinden hiçbir ek evrak istenmemeli,
ilerde yalan beyanı sabit olursa, aldığı hak iptal edilerek ve ek
müeyyideler uygulanarak cezalandırılmalıdır.

Resmi muameleler sırasında, vatandaştan her ne ad altında olursa
olsun, makbuz karşılığı bağış alınması da yasaklanmalıdır.

Sanıyorum, bu önlemler alınırsa, rüşvetin "kökü kazınmaz" ama, bir
toplumsal "norm" olmaktan da çıkar.

* Prof. Dr. Emre KONGAR’ın resmi internet sitesinden alınmıştır.